Bir öğretmenimden bahsetmek istiyorum. Kendisi aslen tıp doktoru fakat benim sözlük anlamımdaki hakiki doktor ünvanına sahip. Bugün her doktor, doktor mu diye sorunca soru işaretlerim bol olsa da; şu an konumuz doktorluk ve sağlık sektörü üzerine kurulu olmadığı için sadede geliyorum.
Uzun zaman önce her kapıdan hüsranla ayrıldığım bir dönemde sağlık konuları yokuş aşağı yuvarlanırken, çözümsüzlüklerle en sıkıştığım anda; ister bir dilek deyin, ister bir dua, çıkıverdi ağzımdan. Öyle bir doktor hayatıma girsin istedim ki, ertesi gün o arzuma hizmet edecek tanıdığım birinden, bulunduğu konuma davet edildik annemle. İşin ilginç yanı, o hanımefendinin ismini vermeyeceğim ama anlamına bakarsanız; gerçekleşmesi arzu edilen, istenen, beklenen kelimeleriyle karşılaşacaksınız. Ben henüz bu davetin bana ne getireceğini bilmiyordum ama hiçbir yere gitmeyi arzulamadığım bir dönemde, çağırıldığımız o yerde bulunmayı reddetmemiştim.
İlk karşılaşmamız, tanışmamız ve tokalaşmamız…
Tek bildiğim aradığım kişiyi orada bulduğumdu. Tanıştığım o anın tam içinde karar vermiştim, buraya daha sık gelmeye devam edecektim.
Nasıl bir enerji transferi olduysa aramızda eli elimden ayrıldığı andan sonra, hafifleyip kendimi bırakmış ve ağlamaya başlamışım. Öyle bir ağlamak ki, benim benden haberim olmadan, göz pınarlarımdan akanı anlayana kadar farketmediğim bir ağlama…
Başlarda bedenim hasta olduğu için oradaydım ama anlıyorum ki hayatın beni getirdiği bugünkü noktadan bakınca, ben oraya Platon’un Mağara Alegorisi’ndeki mağaradan çıkıp ışıkla kavuşan o adam gibi olmak için bulmuşum hakiki öğretmenimi.
O da beni mağaramdan çıkardı.
Hayır düzeltiyorum, çıkarmadı.
Bunu yapabileceğini biliyordum ama bilerek yapmadığını da.
Beklemeye tahammül edemiyordum ve bu sabırsızlığım sadece ızdırabıma ızdırap katıyordu. Geçirdiğim aylar hiç kolay değildi çünkü…
Ve bir gün ona dedim ki:
“Sen istesen beni bu halden çıkarırsın ama bilerek yapmıyorsun. Neden?”
Yıllar sonra bana bu cümlemi hatırlatıp, “seninle gurur duyuyorum”, diyecekti.
Aradan yıllar geçince anladım nedenmiş: Eğer ki yolu ben kendim bulamazsam, bulmayı öğrenemezsem kaybolurmuşum, daha sert düşermişim. Düşe kalkmayı öğrenemezsem devam edemez, ilerleyemezmişim. Hepsinden de öte ben ona muhtaç kalırmışım. Bu işin kolayında ne var, sorusunun cevabı: yeni bir bağımlılık geliştirirmişim ve çıkmayı arzu ettiğim mağaranın dışında, başka bir mağaranın tutsağı olurmuşum.
Mağaradan çıkan adamın güneşle ilk teması gibi süreç bazen yaktı, kavurdu. Beni buluşturduğu ışıkla buluşmak istemedim, saklandım, sakladım kendimi. Alışana kadar bu da başka bir ızdıraptı ama kaçmak istediğim zamanlarda da bir anne sıcaklığında sevgi diliyle devam etti yeter ki ben ışıktan kaçmayayım, ve beni yakan güneşe rağmen bırakmadan korkmadan devam edeyim. İşimi kolaylaştırdığını söyleyemem ama yanımda olduğunu daima gösterir ve gerekirse ipucu bırakırdı. Bazen bana sevgisinden kolaylık sağlamayı arzu etse de yine bana sevgisinden yolumu uzatmamak için zorluk seviyeme dokunmazdı bence. Benim mücadelem karşısında belki onun sınavı da benimle olan bağına rağmen doğrudan müdahale etmeyecek iradeyi göstermekti. Seyredebilmekti.
O bir doktordu. Görünürde beden sağlığı için oradaydım, doğrudan müdahale ettiği tek şey buydu belki ama, aslında ben onun aklen ve kalben sohbetiyle muhabbetine oradaydım. İçten içe hissettiğim, oraya onun öğrencisi olmaya gelmiştim. Bana ne bilgi öğretirse öğretsin ona bağımlılık geliştirmeyeceğim şekilde vermişti. Benim sorularıma gelince, onları çoğunlukla doğrudan cevaplamazdı. Bazen de bana sorular sorarak cevabını kendimin bulmasına vesile olurdu. Bazen de bir hikaye anlatırdı. Aradığım aramadığım, vakti gelince hatırlayıp saklı kütüphanemden çıkarıp aldığım bir söz, bir hece, bir cümle muhakkak çıkardı. Zihin programı kelimelerini çok kullanıyordu. “Zihin daima yorum yapar, sen tespit edebilensin,” derdi.
Bazen onun bana öğrettikleri karşısında mahcup olurdum; ağzından bana çıkacak bir çift söz için, beni dinlediği için, gözlerime bakınca sakladığım saklamadığım ne varsa beni sezerken, çıktığım yolda ruhuma dost olduğu için. Çünkü o beni beslerken ben ona bir şey veremiyorum sanardım. Zanlarımız…
Oysa onunla tanışana kadar karşılaştığım genellikle kibirli profesörler ve benzer insanlara rağmen o bana “emin ol ben de senden bir şeyler öğreniyorum,” derdi. Bunu beni avutmak için söylememişti. Kendimi öğretebilir pozisyona getirdiğimde anladım ki öğretmen her zaman öğrenci kalmaktı. Farkıysa deneyimli öğrenci olmaktı. Aslında görünen ve görünmeyen düzlemde, kimin kime ne zaman ne öğreteceği hiç belli olmazdı. Hakiki öğretmen her daim öğrenci kalabilmekti belki de…
Vaktim dolunca oraya gitmeyi bıraktım ama onu bırakmadım. Tabi o da beni.
Aslında öğretmen yerine koyduklarımın aksine…kimi bana öğretmeyi seçmezken, kimi bendeki potansiyeli görmesine rağmen kendi kalıplarına sıkıştırmayı seçmişti. Beni benim versiyonumla geliştirmek yerine kendi versiyonlarını bende çoğaltmaya çalışmışlardı. Benim hakiki öğretmenim, onu geçmemden ya da ona rakip olmamdan hiç korkmamıştı. Bir gün ya ona ihtiyaç duymazsam diye de endişelenmemişti. Bir gün onu yazacağımı da biliyordu.
Sayesinde bugün, öğretenlerime mecbur da değilim, onların gölgesi de değilim.
Ben sadece, benim.
Ve ona bağımlı değil, sadece sevmekten bağlıyım.
Not: Onu arayan herkes bulamaz, bulsa da yanında kalamaz çünkü onu anlayamaz. Ama o seni anlar ve senin ona hazır olup olmadığını bilir. İhtiyacı olan arayanlar eğer yanında kalmaları gerektiğini sezerlerse, onu hemen anlamasalar da o size eşlikler eder çünkü anlayacağınız zamanı tespit etmiştir, emindir.
Sevgiler,
Özge M.
Yorum bırakın