“İyi ya da kötü diye bir şey olmadığı ve bunu düşüncemizle yarattığımız gibi, hiçbir şey hiçbir değildir ve şeyleri düşüncemizle yaratmışızdır.” – Samuel Butler
Dualite içeren bir dünyada, iyi-kötü diye ayrıştırdığımız bu kavramlar kişinin nereden baktığına, şartlara ve durumlara göre insiyatif alıp değişebiliyorsa gerçekten de düşüncelerimizle yaratmış olabilir miyiz?
Peki bütün bu zıtlıklar yapısının içinde, terazinin iki kefesinin ortasında ne var? Nedir bu ikisini ayakta tutan? Kefeler salınım gösterse de nedir merkezdeki mutlak olan?
Ahlak yasaları olabilir mi mesela? Peki ya vicdan, dürüstlük gibi, onur, erdem, adalet, hak gibi, nasıl davranılmak istiyorsak bir başkasına öyle davranmak, varoluşa ve öze duyulan saygı?
Belki yazılı kurallar değişebilir esneyebilir, yeniden düzenlenebilir ama söz bambaşka bir şey diye düşünüyorum. Eskiden ‘söz namustur’, derlermiş. Ağızdan laf bir kere çıkar, o lafın getirdiği bir sorumluluk, sözün kimin ağzından ve ne şekilde çıktığının bir anlamı varmış.
Şimdi sağımıza solumuza bakıyoruz, ve her şeyin yozlaştığını görüyoruz ya…şikayet yok! Bu noktaya hep birlikte geldik.
Kimileri belki dönüp kendine bakacak ve diyecek ki şeytana uydum, peki onu da bizim düşüncemizle yaratmadığımız ne malum? Suçu başkasına atmak ne kolay. Herkes öyle veya böyle nefsinin oyunlarına gelmiş olabilir. Aslında kimsenin oyununa da gelmedik belki de. Bu sadece kendi kendimize yaptıklarımız veya yapmadıklarımıza bulduğumuz bir bahane.
Kimileri de etrafında şahit olduğu her şeye ve herkese rağmen, içindeki ışığından özünden ödün vermemek için hala mücadele edip başka bir dünya diliyor ve belki de içinden etrafımda bir ben kaldım diyor, birkaç kişiyiz diyor ya da azınlıkta kaldık zannediyor. Oysaki biz sadece birbirimizin sesini duymaktan, birbirimizin varlığını hissetmekten uzaklaşmış olamaz mıyız?.
İyi niyeti, susmak sandık.
Hoşgörüyü eylemsizlik, merhameti yaptırım yapmamak sandık.
Bağışlamak bize mahsus değil belki, ama yaptıklarını farketmesi gereken insanları farkındalıksız bıraktık. Vicdanlarının sesini duymayan, affedilmesi gereken bir şey yaptığını idrak edemeyen, bağışlanmak için çaba sarf etmeyen bir toplum yarattık.
Sınırlar koyamadık. Sınırlarımıza girildi.
Bir başkasının haline acıdık, bizi acınacak hale getirdi.
Peki bütün bunlar ne içindi?
Günün sonunda hemen hemen her kültürde ve dinlerde bahsedilen yedi ölümcül günahı besledik durduk: Açgözlülük, Kibir, Öfke, Haset, Şehvet, Tembellik ve Oburluk.
Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Yaşadı. Eh yaşayıp çoğaldı…
Hepimiz kendimize göre kendimizi iyiyiz sandık, ama her iyiliğin altında bir kötülük, her kötü gözükenin ardında bir iyilik yatabileceğini atladık. Dualite, iç içe geçmiş bir yapıyken bizim yapmamız gereken belki de bir kutupta kalmaktan ziyade kalp, akıl ve eylem üçlüsünü birlikte çalıştırmayı öğrenememekten, ya da biliyorduysak da yeterince kullanmamaktan, atıl kalmaktan kaynaklanmış olmalı… Denge yeniden kurulmalı.
Her şey çekirdek ailede başlar. Hayat bilgisi dersimiz vardı eskiden hatırlayanlar var mı? Hala ilkokullarda okutuluyor mu bilmiyorum ama orada ‘çekirdek aile toplumun en temel yapı taşı’ diye öğrenmiştik. Eskiden önemli şeyleri ezberletirlerdi o yüzden aklımda kalmış olmalı.
Herkes büyük resmin değişmesini diliyor ya, her şey çekirdekten başlıyor. Önce küçük birimlerde hayal ettiğimiz adaleti, samimiyeti, dürüstlüğü, ahlakı -her ne olsun diliyorsanız oldurmamız dileğimle- başarabilirsek, hep birlikte adım adım genişlettikçe bu davranışlarımızı, toplumdaki yerlerimizde de bunları sağladıkça ve sorumluluk aldıkça; değişim, güzel ahlak ve eylemlerimizle yayılacaktır.
NE ZA-MAN! NE ZA-MAN! NE ZA-MAN!
Şimdi size soruyorum: Ne zaman? Şimdi. Başladık artık hayalimizdeki dünyayı eylemlerimizle yaratmaya.
Sanmayın ki Polyannacılık yapıyorum. Hayır yapmıyorum. Değişim içeriden dışarıyadır her zaman. Ve sakın ola ki ben değişsem ne olacak demeyin ve etrafınızda bir tek siz kalmış olsanız dahi kelebek etkisini hiçbir zaman küçümsemeyin.
Sevgi ve saygılarımla,
Özge M.
Yorum bırakın