İtiraf ediyorum ikinci yazıya başlamak ilk yazıya başlamaktan daha zormuş. Mükemmeliyetçiliğimi törpülediğimi zannederken yeniden karşınıza bir yazıyla çıkmak demek, mükemmeli aramayı arzulamaktan kaçış yok gibi hissettirdi. İnsan yazdıklarını kendine saklarken yazmak daha kolaymış. Bildiklerimi ve öğrendiklerimi paylaşmak, unuttuklarımızı birlikte hatırlamak, birlikte düşünmek ve sorgulamak, en çok da duygularımızla temas etmek ve hissettirtmek istediğim o kadar çok şey varmış ki… Tabi bir de bunları en güzel nasıl aktarırım derken, bu kadar çokluğun içine mükemmellik kaygıları da dahil olunca kayboldum. Ruhumu sıkıştığı yerden kurtarıp içtenliğimi ön plana alınca dengeyi buldum ve yine buradayım.

Aslında herkesin mükemmeliyetçilik kaygıları olduğundan, çünkü insanların beğenisi üzerine sunulan her şeyin, insan ne kadar işinde gücünde iyi de olsa, yüksek bir mertebeye de gelse, konu her ne ise o mükemmelin arayışı dolayısıyla kaygılar tam olarak kaybolmuyordu sanırım. Mükemmel dediğimiz şey sanki sonsuzlukta kaybolup gitmek ve bir döngüyü tamamlayamamanın sarmalında, kendi kendini yiyen yılan -Ouroboros- gibiymiş. Hiç bitmeyen bir aynılıklar içindeki deneyim, ya da deneyimler tekrarı.

Tam bunun üzerine, bakır tellerle heykeller üreten bir sanatçıyla olan sohbetimiz aklıma geldi. İnsanın bunu zamanla yönetebildiğine dair bizzat kendisi üzerinden tüyolar almıştım. Meğer o sohbet beni bugüne hazırlamak içinmiş. Önce bilgisi geliyor, ardından bilgiyi hayata geçirecek deneyim. Eğer sizler de dikkat ederseniz fark edeceksiniz ki, hayatımızdaki pek çok şey bizi önceden hep bir başka konuya hazırlıyormuş. Sistem çok muazzam bir matematikle ve neden sonuç ilişkisini öyle bir işliyor ki bizlere; önceden ihtiyacımız olacak olan şeye bile hazır olabilmemiz için bir bilgi, bir işaret, bir ipucu mutlaka bize bir şey bırakıyor.

Bahsettiğim sanatçının heykelleri içinde hiç unutamadığım bir tanesi var ki, henüz bitmediğini söylediği bir at başıydı. Elleriyle telleri örerken ona kattığı bir ruh vardı. Heykeli görmenin ötesinde hissetmiştim. Aylar geçmesine rağmen -hatta o heykelin son halinin fotoğrafını görmüş olsam bile- ilk gördüğüm hali hala zihnimde o kadar canlı ki. Ruha sahip olan bakır tellerden at formu, hayat bulmuş ve insan ruhuna temas edebiliyor. İşte insan her şeyi unutabilirdi ama ne hissettiğini ve hissettirildiğini unutmak öyle kolay olmasa gerekti.

Önce ruh, ilk kıvılcım, bir başlangıç enerjisi, bir oluşum dürtüsü, bir duygu, bir fikir, işte o hayatın içinde neler yapabileceğinizin çağrısı gibi düşünün. Potansiyeller, yani ilham gibi, her zaman herkeste vardır ve size gelir çünkü zaten ona sahipsinizdir. Sadece o an geldiğinde harekete geçmek mühim olan. Herkesin içinde bir sürü potansiyel gizliyken, tek yapmamız gereken potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürmek. Tembellik ve uyuşukluk dürtüsünün üzerine çıkıp irademizi ortaya koyduğumuzda, otomatik pilot devre dışı kalınca neler yapabileceğinize şaşıracaksınız..

Bir şey rica etmek istiyorum, o başlatma dürtüsü içinize düştüğünde ne olur sonra yaparım demeyin, öyle olmuyor siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Rica etsem kalkıp denemek için kendinize söz verebilir misiniz?

İnsanın mükemmeliyetçilikten ziyade, hayatında ihtiyacı olan önce ruh sonra kendinden eminlikmiş diye toparlamak istiyorum. Mükemmellik, bir şeyin yetmemesi ya da kendimizi yeterli hissetmeme serüveni biraz da. Halbuki kendini bilen, elinden geleni yaptığından emin olan insan zaten istikrar ve planlı bir var oluşun içine, hatta merkezine ruhu özgürce koyarak o iş, oluş, ya da konuya form katma becerisine zaten sahip.

Dikkatinizi çekmek istediğim bizi tuzaklayan bir konu var. İşin kolayına kaçmamızı sağlayan şey: iste olsun, istedim olsunlar… Bana kalırsa bu yaratılan algı bir illüzyon, çünkü bu istemek bir potansiyelse hani bunun kinetiği? Sizce sadece istemek yeterli mi, mantıklı buluyor musunuz? Bence değil. Hareket enerjisine dökülmeyen potansiyel, istemenin ötesine nasıl geçecek? Sihirli değnek mi değecek? Ekmediğiniz tohumun topraktan çıkması, sizi beslemesi mümkün mü? Atalarımız boşuna ne ekersen onu biçersin dememiş.

Özetlersem, bugün sizlere ve kendime hatırlatmak istediğim şey şuydu: Mükemmeliyetçiliğin sonsuz döngüsünden ve onun yarattığı kaygılardan özgürleşmek adına merkeze ruhu koymanın ve ona bir form yaratmak, madde düzleminde görünür hale getirmek için emek vermek, plan yapmak ve istikrarın, elimizden geleni yaptığımızı bilmenin, kendimizden eminliğin verdiği yeterlilik hissi.

Böylece hedeflenen duygu: Dengeyi bulmanın huzuru.

Sevgiler,

Özge M.

Posted in

Yorum bırakın

Bu sizin yeni siteniz mi? Yönetici özelliklerini etkinleştirmek ve bu mesajı kapatmak için oturum açın
Giriş