• Olayların akışının nasıl da domino taşlarının birbirini devirmesi gibi gerçekleştiğini anlatarak başlamak istiyorum, çünkü her şey bir başka şeyin sebebi ve sonucu oldu. Aslında her gün ve her an, her birimiz farkında olarak veya olmayarak bunlardan bir sürü yaşıyoruz. Yaşadığımız olayları geriye sarıp bakınca ne kadar da ilginç, ve bir o kadar da anlamlı oluyorlar değil mi?

    Evde olmak zorunda kaldığım bir cumartesi gününe odama dolan güneşle uyandım. Yataktan kalkmak istemediğim için başucumdaki kitabı okumaya başladım. Güneşin konumu yer değiştirince, onu hissetmek için en aydınlık yere, salona geçtim. Şubat ayının başındaydık ve çok soğuk olması gerekirken sıcacıktı. Camı açtım ve kitabıma pencere kenarındaki koltukta devam ederken bir yandan havanın erken bahar kokusunu içime çekip, bir yandan da güneşle temas etmeye duyduğum özlemi giderdim.

    Asfalttaki farklı bir yürüme sesine kulağım takılınca kitabı bıraktım ve merakım üzerine ayağa kalktım. Meğerse yaşlı ve büyük bir sokak köpeğinin patilerinin sesiymiş. Camdan başımı çıkartıp onu seyrederken, o da sokağın başından evime doğru ağır ağır yürüyüşünü sürdürüyordu. Yolunun karşısından bir adam ona doğru yaklaşmaya başlayınca bir anda yönünü değiştirip sokağın öteki paraleline geçiverdi. Adam yeterince uzaklaşınca tekrar karşı kaldırıma geri döndü.

    Köpeği gözlemlerken farkettiğim bir konu var ki o da şu: kuyruğunu neredeyse bacak arasına sıkıştırmış haldeydi. Tahminim daha önce insanlardan zarar görmüş olabileceği yönündeydi. Sonra onun yürüyüş yönünden yine birisi ona doğru gelmeye başlayınca bu sefer yolunu o değiştirmedi ama gelen kadındı ve o değiştirdi. Anladım ki bir zarar görmüşse eğer bu bir erkek yüzündendi. Köpeği izlemeyi bir süre daha sürdürdüm, sonra yine yolunu aniden değiştirince ve karşısından gelen bir insan olmayınca nedenini anlamak için gözümü o noktaya diktim.

    O sırada yerde uyur gibi yatan bir kedi gördüm. Sırtı dönük olduğu için önce anlayamadım uyuyor mu yoksa bir sorunu mu vardı. Normal şartlarda bir kedinin ona doğru gelen büyük bir köpek karşısında çekilmesini beklerdim ama tam tersi olmuştu. Bu sefer gözüm kediye takıldı ama uzaktan çok anlayamadım, kitabıma da geri dönemedim. Bir sıkıntı vardı, biraz daha gözlemleyince sanki zor nefes alıyormuş gibi geldi. Bunun üzerine aşağı inip bakmalıydım. Eğer bir sıkıntısı varsa da hemen hızlı bir aksiyon planım olmalı diye düşündüm. İşte bir yandan hazırlanırken bir yandan internetten en yakın veteriner nerede diye haritalardan bulup telefon numarasını hazır ettim. Kediyi koyabileceğim bir kutu ve durumuna bağlı doğrudan dokunmak yerine bir eldivenle almam gerekirse diye cebime de iki tane yerleştirip evden çıktım. Hakikaten de durumu hiç iyi gözükmüyor ve zor nefes alıp veriyordu. Nefes alamamanın ya da bunu çok zor performe etmenin ne demek olduğunu o kadar iyi biliyordum ki… hiçbir canlı böyle hissetmemeliydi. Hemen veterinerin numarasını çevirdim ve çok çalmadan açtılar.

    “Merhaba, sokağımda bir kedi buldum sanırım araba çarpmış olabilir, nesi var bilmiyorum ama iyi gözükmüyor. Getirsem bakar mısınız?”

    Bana cevap olarak “Tabi getirin”, dedi telefondaki kadın.

    Veterinerle konuşurken cümlelerimin sonuna doğru sesim titremeye başlamıştı ve bu hissettiğim acıyla hayal kırıklığı arasında gelip giden duygularım gözlerimden su olup akmaya başlamıştı.

    Nazikçe iki elimle pozisyonunu bozmamaya özen göstererek kediyi kaldırıp kutuya yerleştirdim. Ellerimle alttan destek verip yaklaşık 15-20 dakikalık bir sürede veterinere kadar taşıdım.

    Yol boyunca karşılaştığım insanlarla ya da bana nasıl baktıkları ne olduğunun farkında olmadan sadece kediye bakarak, “nolur nefes almaya devam et, az kaldı bak,” derken ağlamamı durduramıyordum. Ayaklarım yolu ezbere biliyormuş gibi götürdü bizi. Normalde ağırlık kaldırmaktan – hele de sporda – hoşlanmayan ben, ellerimi hiç indirmeden bütün süre dengeyi bozmadan güzelce taşıyabilmiştim. Kapıyı bana telefonda konuştuğum kadın açtı. Hemen onu elimden aldı.

    Bense ellerimi kollarımı tekrar indirdiğimde buz kesmiş, uyuşmuş gibiydim. Biraz silkeledim kollarımı, ellerime yeniden kan gitmeye başlayınca veterinerin onu ilk müdahale yapılan odaya aldığını gördüm. Nesi var diye soramadan hemen bana diyaframında yırtık var gibi durduğunu ama ağzından kan gelmediği için ya da herhangi bir kan bulamadığı için iç kanaması olmadığını söyledi. Röntgen filmi çekilmesi gerekiyordu ve sonra tam olarak nesi olduğuna kanaat getirilip yoğun bakıma alınacaktı. Yalnız tek sıkıntı yapılan iğnelere veremediği tepkisizlikti ve bu veterineri biraz endişelendirmişti. Hipotermiye girmiş ve keşke biraz daha erken farkedilseydi, demişti.

    Ne yazık ki, ne çarpıp kaçan böyle bir sorumluluk almıştı, ne de sabahtan beri havanın güzelliğiyle sokaklara dökülen tek bir insan kediyi farkedip bir aksiyon almıştı. Benim onu farketmem bile bir sürü olay zincirinin beni ona getirmesiyle gerçekleşmişti. En erken farkeden bendim ki bu da yeterli olmadı. Durumunun kritik olduğunu söylerken veterinerin soğuk kanlılığını benim hiç tanımadığım bir kediye verdiğim tepkiden çok daha iyi koruduğunu söylemek yerinde olur.

    Elimi yüzümü yıkayabilir miyim, diye sormuş ve lavabonun yolunu tutmuştum. Yüzüm kızarmış, göz kapaklarım şişmiş bir haldeydim. Yıkasam bile durmuyor, durduramıyordum gözyaşlarımı.

    Orada yapacak başka bir işim kalmayınca bana gitme vakti düşmüştü. Geriye kedinin yaşamaya tutunup tutunmayacağını beklemek kalmıştı. Kapıdan dışarı attım kendimi ve bir an omuzlarım omurgam, sanki bütün vücudum beni taşımaz oldu. İçi boşalmış bir çuval gibi olmak doğru tarif olabilir belki.

    Haksızlıklara, adaletsizliklere, insanlara o kadar öfkeliydim ki. Herkes duyarsız ve zombi gibi bana dokunmayan yılan bin yaşasın modunda yaşarken, kendinden başkasının düşünmeyen, sorumluluk almayan, hatalarını düzeltmeyi beceremeyen, zehirleyen, parazit gibi gezen, vicdan nedir bilmeyen insanlarla çevrelenmiştik. Biz bu noktaya nasıl gelmiştik? Bu tarz düşünceler zihnimde akıp duruyor ve ben bunları durduramıyordum.

    Kedi maalesef onu getirdikten 3-3.5 saat sonra öldü haberi ulaştırıldı bana.

    Sonucu değiştiremediğim için ilk birkaç gün kendimi çok yıprattım. Başaramadım, yetişemedim diye kendi kendime yüklendim. Derken öyle şeyler oldu ve farkındalığım öyle bir değişti ki bambaşka bir bilinçle bakar oldum.

    O da şu: herkes bana elimden geleni yaptığımı söyledi ben ne kadar inanmasam da -insanlar bana bunu söylerken ne kadar inanarak söyledikleri benim için şüpheli. Fakat aldığım aksiyon karşısında sonuç değişseydi başarılı olacaktı benim için ama bu düşüncemin de ne kadar yanlış olduğunu anlamamla başladı değişim. Başarmak sonuçta saklı değildi. Niyeti gayrete dökebilmekti.

    Bana deselerdi ki Özge, böyle böyle bir kedi var ve sen ne yaparsan yap bu kedi ölecek. Bu bilgiyi bilsen ne yaparsın? Sonucun bana değişmeyeceği söylense bile ben şahit olduğum olay karşısında hiçbir şey yapmadan sessiz kalıp susamazdım ki, çünkü onu bir kere gördüm, hissettim, empati kurdum, olayı algıladım ve buna karşılık bir eylem lazım. Can çekişirken seyredip gitseydim eğer hiçbir şey yapmadığımı kimse bilmese de…e ben bilicem ya, kimseden bana ne! Nasılsa ölecek deyip nasıl gidebilirim ki, şahit edilmek beni de sorumlu yaparken. Sonucun değişmeyeceği söylense de sınırları zorlar, ve yine de sonucu değiştirmek adına o kedi için bir şeyler yaparak efor sarfederdim.

    “Kader gayrete aşıktır,” demiş ya Yunus işte tam da öyle.

    Bugün yazımı revize ederken düşündüm de: Hiçbir şey yapamadığım bir senaryoda bile en azından sadece yanında var olurdum, yalnız hissettirmezdim…

    Sevgiler,

    Özge M.

  • Keşke hep yaşasak, kimse ölmese deriz. Hani hep sorulur ya ölüm neden var? Çünkü yaşam ölümle anlam buluyor. Yaşamı anlamak için de önce ölüm hakkında bir fikrimiz olması gerekiyor. Ölümü anlamak da gidenin arkasından hala hayata devam etmesi gereken bizler olarak bir masaya yatırılmalı. Zannettiğimizin ötesinde, ölümün hakikatini idrak etmek, belli ki hiçbirimiz için kolay olmuyor. Oysa ölüme şahit olmak, yaşamayı yaşamanın elini güçlendiren bir kuvvet olmalı.

    Zincirlikuyu Mezarlığının girişinde: “Her canlı ölümü tadacaktır,” diyor.

    Tatmak. Ne kadar da dünyevi, ne kadar da buraya ait bir deneyimin anlam bulduğu bir kelime, öyle değil mi? Bizim için tatmakta hissetmek var, deneyimlemek var, keşfetmek var, hatta belki de yeni bir lezzet var. Tadılan bir şey nasıl son olabilir ki?

    Termodinamiğin birinci yasası der ki; “enerji yoktan var, vardan yok edilemez.”

    O halde artık bedenini bırakıp ondaki yaşam enerjisinden ayrılan saf enerji, ruh ya da bilinç; sırf beden elbisesinden ayrıldı diye neden yok olup gittiğimizi zannederiz? Madem fizikte bile enerjinin korunumu kanunu üzerinden, enerjinin yok oluşunun mümkün olmadığını söyleyebiliyoruz. O halde ölümünden bahsettiğimiz kişilerin -bizim algılayabileceğimiz düzeydeki bir formun ötesine geçişlerinin sayesinde- yeni bir deneyimi tattığını ve var oluşuna devam ettiğini söylemek öyleyse pek mümkün görünüyor. Sizce de öyle değil mi?

    Ölüm, deneyimleyen için yeni bir tat aldığı oluşumken -hatta kuvvetle muhtemel bir hafiflik içeriyor olmalı bedenin ağırlığından kurtulmuşluğu düşününce- burada hayatına devam etmekte olup ölen kişinin yasını tutanlar için bir hüzün, acı ve ızdırap niteliğinde deneyimleyebiliyoruz. Sahi neden böyle hissediyoruz?

    O kişiye karşı duygularımızın ve yüklediğimiz anlamın kaybını yaşamaya dair bir acı çekiş var. Anlam yüklemediklerimiz, temas etmediklerimiz içinse, yapabildiğimiz empati kadar anlamı var. (Ya da bazen…kabul edelim ki hiç tanımadığımız ya da hikayesini bilmediğimiz, bize teması olmamış ölen bir kişinin ardından hiçbir şey hissetmeyebiliyoruz da.)

    Son üç günde iki vefat haberi: bir hanımefendi ve bir beyefendi. Açıkcası bir tane ölümün bende hüznü yok. Hanımefendi hakkında benim adıma anlamlı bir temasımız olmayışından belki de algılayamadım ölümünü. Bir diğeriyse, öğrendiğimden beri beyefendinin ölümünü, aklıma geldikçe gözlerim sulanıp duruyor son yirmi dört saattir. Beyefendiyi güzel hatırlıyorum çünkü, kahkahasını hala duyabiliyormuşum gibi zihnim onu o kadar kolaylıkla, capcanlı ve keyifle çağırıyor ki… Gülüşüyle, neşesiyle, enerjisiyle uğurlatabiliyor kendini. Hanımefendinin ise zihnimde bir gülmüşlüğüne dair resim bulamadım maalesef. Benim için yüzünde ekşi bir ifade varken, beyefendinin ise hala kulaklarımda kahkahası ve zihnimde neşeli ve zıpır görüntüsüyle kendini bende yaşatmaya devam ediyor. İşin komiği bence ağırlık yapan bedeninden kurtulduktan sonra bizi seyir halindeyse şayet, yine gülüp bizlerle dalgasını geçiyor olabilir. Deli misiniz, ne demeye ağlıyorsunuz? Gülüp eğlenin, yaşamaya devam edin, hayatı kaçırmayın, diye. Öyle bir enerji, öyle bir ruh işte: Yaşamı yaşamaya davet ediyor.

    Ağlamak kısmına gelecek olursak eğer insan neden ağlar sorusunu biraz düşündüm. Siz de belki bu soruyu kendinize bir sormak istersiniz. Sonuçta sizdeki cevaplar bendeki cevaplardan farklı olabilir.

    Ağlamak, duyguların bedende taşınamayacak kadar yoğunlaşması diyebiliriz, diye düşünüyorum. İnsan sadece üzüldüğünde değil, mutluluktan uçarken, içinden huzur taşarken de gözyaşı dökebilir. İyi-kötü diye adlandırdığımız duygularımız farketmeksizin, hangi kutbun duygusunda fazla yoğunlaşırsak yoğunlaşalım bedenin de bir taşıma kapasitesi var sonuçta. Ölen kişinin ardından dökülen gözyaşında da hem vedanın yarattığı artık göremeyecek, duyamayacak, dokunmayacak olmak var. Hem de kişiye duyulan ve hissedilen sevginin ve anlamın, hayatımızdaki dokunuşuna olan değerinin, hayatımızda hiç olmadığımız kadar farkına vardığımız bir bilinç düzeyi ve duygu seli var gibi geliyor. O ruhun varoluşunun kıymetinin o kadar farkındayız ki, duygu düzeyi bedenin taşımayacağı kadar yoğunlaşıyor ve ağır geldiği için bedenin sağaltıma duyduğu ihtiyaç, hislerimizin işlenip en saf haliyle maddeleşebilmesi adına suya dönüşüyor olamaz mı gözlerden akan yaşlarla.

    Bazen de buna geç kalınmışlıkların yoğunluğu ve ağırlığının idrakı da ekleniyor olabilir. Buradan gelip geçenlere sevdiğimizi söylememiş olmak, daha fazla vakit ayıramamış olmak, yapmak isteyip de yapılamayan, söylemek isteyip de söylenemeyenler gibi. Zamanın kıymetini zamanında anlayamanın, zaman geçince geç kalınmışlıkların ağırlığı gibi.

    İşte bunları yaşamamak için tam da bu yüzden ölümün varlığına şahit olup, onunla temas edip, onu idrak edebilmek bir anahtarsa, bize açtığı kapı da yaşamayı anlamak ve yaşamayı yaşamanın yolu.

    Hepimiz için, elimizdeki zamana karşılık bizim için kıymetli ve anlamlı olan kişilerin ve şeylerin neler olduğuna, hala onlara sahipken farkına varabilmemizi ve hayatımızı gönlümüzce yaşayabilmemizi diliyorum.

    Sevgiler,

    Özge M.

  • “İyi ya da kötü diye bir şey olmadığı ve bunu düşüncemizle yarattığımız gibi, hiçbir şey hiçbir değildir ve şeyleri düşüncemizle yaratmışızdır.” – Samuel Butler

    Dualite içeren bir dünyada, iyi-kötü diye ayrıştırdığımız bu kavramlar kişinin nereden baktığına, şartlara ve durumlara göre insiyatif alıp değişebiliyorsa gerçekten de düşüncelerimizle yaratmış olabilir miyiz?

    Peki bütün bu zıtlıklar yapısının içinde, terazinin iki kefesinin ortasında ne var? Nedir bu ikisini ayakta tutan? Kefeler salınım gösterse de nedir merkezdeki mutlak olan?

    Ahlak yasaları olabilir mi mesela? Peki ya vicdan, dürüstlük gibi, onur, erdem, adalet, hak gibi, nasıl davranılmak istiyorsak bir başkasına öyle davranmak, varoluşa ve öze duyulan saygı?

    Belki yazılı kurallar değişebilir esneyebilir, yeniden düzenlenebilir ama söz bambaşka bir şey diye düşünüyorum. Eskiden ‘söz namustur’, derlermiş. Ağızdan laf bir kere çıkar, o lafın getirdiği bir sorumluluk, sözün kimin ağzından ve ne şekilde çıktığının bir anlamı varmış.

    Şimdi sağımıza solumuza bakıyoruz, ve her şeyin yozlaştığını görüyoruz ya…şikayet yok! Bu noktaya hep birlikte geldik.

    Kimileri belki dönüp kendine bakacak ve diyecek ki şeytana uydum, peki onu da bizim düşüncemizle yaratmadığımız ne malum? Suçu başkasına atmak ne kolay. Herkes öyle veya böyle nefsinin oyunlarına gelmiş olabilir. Aslında kimsenin oyununa da gelmedik belki de. Bu sadece kendi kendimize yaptıklarımız veya yapmadıklarımıza bulduğumuz bir bahane.

    Kimileri de etrafında şahit olduğu her şeye ve herkese rağmen, içindeki ışığından özünden ödün vermemek için hala mücadele edip başka bir dünya diliyor ve belki de içinden etrafımda bir ben kaldım diyor, birkaç kişiyiz diyor ya da azınlıkta kaldık zannediyor. Oysaki biz sadece birbirimizin sesini duymaktan, birbirimizin varlığını hissetmekten uzaklaşmış olamaz mıyız?.

    İyi niyeti, susmak sandık.

    Hoşgörüyü eylemsizlik, merhameti yaptırım yapmamak sandık.

    Bağışlamak bize mahsus değil belki, ama yaptıklarını farketmesi gereken insanları farkındalıksız bıraktık. Vicdanlarının sesini duymayan, affedilmesi gereken bir şey yaptığını idrak edemeyen, bağışlanmak için çaba sarf etmeyen bir toplum yarattık.

    Sınırlar koyamadık. Sınırlarımıza girildi.

    Bir başkasının haline acıdık, bizi acınacak hale getirdi.

    Peki bütün bunlar ne içindi?

    Günün sonunda hemen hemen her kültürde ve dinlerde bahsedilen yedi ölümcül günahı besledik durduk: Açgözlülük, Kibir, Öfke, Haset, Şehvet, Tembellik ve Oburluk.

    Bana dokunmayan yılan bin yaşasın. Yaşadı. Eh yaşayıp çoğaldı…

    Hepimiz kendimize göre kendimizi iyiyiz sandık, ama her iyiliğin altında bir kötülük, her kötü gözükenin ardında bir iyilik yatabileceğini atladık. Dualite, iç içe geçmiş bir yapıyken bizim yapmamız gereken belki de bir kutupta kalmaktan ziyade kalp, akıl ve eylem üçlüsünü birlikte çalıştırmayı öğrenememekten, ya da biliyorduysak da yeterince kullanmamaktan, atıl kalmaktan kaynaklanmış olmalı… Denge yeniden kurulmalı.

    Her şey çekirdek ailede başlar. Hayat bilgisi dersimiz vardı eskiden hatırlayanlar var mı? Hala ilkokullarda okutuluyor mu bilmiyorum ama orada ‘çekirdek aile toplumun en temel yapı taşı’ diye öğrenmiştik. Eskiden önemli şeyleri ezberletirlerdi o yüzden aklımda kalmış olmalı.

    Herkes büyük resmin değişmesini diliyor ya, her şey çekirdekten başlıyor. Önce küçük birimlerde hayal ettiğimiz adaleti, samimiyeti, dürüstlüğü, ahlakı -her ne olsun diliyorsanız oldurmamız dileğimle- başarabilirsek, hep birlikte adım adım genişlettikçe bu davranışlarımızı, toplumdaki yerlerimizde de bunları sağladıkça ve sorumluluk aldıkça; değişim, güzel ahlak ve eylemlerimizle yayılacaktır.

    NE ZA-MAN! NE ZA-MAN! NE ZA-MAN!

    Şimdi size soruyorum: Ne zaman? Şimdi. Başladık artık hayalimizdeki dünyayı eylemlerimizle yaratmaya.

    Sanmayın ki Polyannacılık yapıyorum. Hayır yapmıyorum. Değişim içeriden dışarıyadır her zaman. Ve sakın ola ki ben değişsem ne olacak demeyin ve etrafınızda bir tek siz kalmış olsanız dahi kelebek etkisini hiçbir zaman küçümsemeyin.

    Sevgi ve saygılarımla,

    Özge M.

  • İtiraf ediyorum ikinci yazıya başlamak ilk yazıya başlamaktan daha zormuş. Mükemmeliyetçiliğimi törpülediğimi zannederken yeniden karşınıza bir yazıyla çıkmak demek, mükemmeli aramayı arzulamaktan kaçış yok gibi hissettirdi. İnsan yazdıklarını kendine saklarken yazmak daha kolaymış. Bildiklerimi ve öğrendiklerimi paylaşmak, unuttuklarımızı birlikte hatırlamak, birlikte düşünmek ve sorgulamak, en çok da duygularımızla temas etmek ve hissettirtmek istediğim o kadar çok şey varmış ki… Tabi bir de bunları en güzel nasıl aktarırım derken, bu kadar çokluğun içine mükemmellik kaygıları da dahil olunca kayboldum. Ruhumu sıkıştığı yerden kurtarıp içtenliğimi ön plana alınca dengeyi buldum ve yine buradayım.

    Aslında herkesin mükemmeliyetçilik kaygıları olduğundan, çünkü insanların beğenisi üzerine sunulan her şeyin, insan ne kadar işinde gücünde iyi de olsa, yüksek bir mertebeye de gelse, konu her ne ise o mükemmelin arayışı dolayısıyla kaygılar tam olarak kaybolmuyordu sanırım. Mükemmel dediğimiz şey sanki sonsuzlukta kaybolup gitmek ve bir döngüyü tamamlayamamanın sarmalında, kendi kendini yiyen yılan -Ouroboros- gibiymiş. Hiç bitmeyen bir aynılıklar içindeki deneyim, ya da deneyimler tekrarı.

    Tam bunun üzerine, bakır tellerle heykeller üreten bir sanatçıyla olan sohbetimiz aklıma geldi. İnsanın bunu zamanla yönetebildiğine dair bizzat kendisi üzerinden tüyolar almıştım. Meğer o sohbet beni bugüne hazırlamak içinmiş. Önce bilgisi geliyor, ardından bilgiyi hayata geçirecek deneyim. Eğer sizler de dikkat ederseniz fark edeceksiniz ki, hayatımızdaki pek çok şey bizi önceden hep bir başka konuya hazırlıyormuş. Sistem çok muazzam bir matematikle ve neden sonuç ilişkisini öyle bir işliyor ki bizlere; önceden ihtiyacımız olacak olan şeye bile hazır olabilmemiz için bir bilgi, bir işaret, bir ipucu mutlaka bize bir şey bırakıyor.

    Bahsettiğim sanatçının heykelleri içinde hiç unutamadığım bir tanesi var ki, henüz bitmediğini söylediği bir at başıydı. Elleriyle telleri örerken ona kattığı bir ruh vardı. Heykeli görmenin ötesinde hissetmiştim. Aylar geçmesine rağmen -hatta o heykelin son halinin fotoğrafını görmüş olsam bile- ilk gördüğüm hali hala zihnimde o kadar canlı ki. Ruha sahip olan bakır tellerden at formu, hayat bulmuş ve insan ruhuna temas edebiliyor. İşte insan her şeyi unutabilirdi ama ne hissettiğini ve hissettirildiğini unutmak öyle kolay olmasa gerekti.

    Önce ruh, ilk kıvılcım, bir başlangıç enerjisi, bir oluşum dürtüsü, bir duygu, bir fikir, işte o hayatın içinde neler yapabileceğinizin çağrısı gibi düşünün. Potansiyeller, yani ilham gibi, her zaman herkeste vardır ve size gelir çünkü zaten ona sahipsinizdir. Sadece o an geldiğinde harekete geçmek mühim olan. Herkesin içinde bir sürü potansiyel gizliyken, tek yapmamız gereken potansiyel enerjiyi kinetik enerjiye dönüştürmek. Tembellik ve uyuşukluk dürtüsünün üzerine çıkıp irademizi ortaya koyduğumuzda, otomatik pilot devre dışı kalınca neler yapabileceğinize şaşıracaksınız..

    Bir şey rica etmek istiyorum, o başlatma dürtüsü içinize düştüğünde ne olur sonra yaparım demeyin, öyle olmuyor siz de biliyorsunuz, ben de biliyorum. Rica etsem kalkıp denemek için kendinize söz verebilir misiniz?

    İnsanın mükemmeliyetçilikten ziyade, hayatında ihtiyacı olan önce ruh sonra kendinden eminlikmiş diye toparlamak istiyorum. Mükemmellik, bir şeyin yetmemesi ya da kendimizi yeterli hissetmeme serüveni biraz da. Halbuki kendini bilen, elinden geleni yaptığından emin olan insan zaten istikrar ve planlı bir var oluşun içine, hatta merkezine ruhu özgürce koyarak o iş, oluş, ya da konuya form katma becerisine zaten sahip.

    Dikkatinizi çekmek istediğim bizi tuzaklayan bir konu var. İşin kolayına kaçmamızı sağlayan şey: iste olsun, istedim olsunlar… Bana kalırsa bu yaratılan algı bir illüzyon, çünkü bu istemek bir potansiyelse hani bunun kinetiği? Sizce sadece istemek yeterli mi, mantıklı buluyor musunuz? Bence değil. Hareket enerjisine dökülmeyen potansiyel, istemenin ötesine nasıl geçecek? Sihirli değnek mi değecek? Ekmediğiniz tohumun topraktan çıkması, sizi beslemesi mümkün mü? Atalarımız boşuna ne ekersen onu biçersin dememiş.

    Özetlersem, bugün sizlere ve kendime hatırlatmak istediğim şey şuydu: Mükemmeliyetçiliğin sonsuz döngüsünden ve onun yarattığı kaygılardan özgürleşmek adına merkeze ruhu koymanın ve ona bir form yaratmak, madde düzleminde görünür hale getirmek için emek vermek, plan yapmak ve istikrarın, elimizden geleni yaptığımızı bilmenin, kendimizden eminliğin verdiği yeterlilik hissi.

    Böylece hedeflenen duygu: Dengeyi bulmanın huzuru.

    Sevgiler,

    Özge M.

  • Geçmişten gelen bir yankı gibi, on dokuz – yirmi yaşlarımın enerjisinden daha fazla beslenmem gerektiğini hissettiren -o dönemimden bugünüme bir ayna niteliğinde- sohbet etmesi keyifli bir ses dahil olunca hayatıma, bir şeyler tetiklendi bende. Kendimin sahip olduğunu unuttuğum bazı şeyleri hatırlatan bir frekansta yayın yapan kişiyle sohbet etmek demek benim de o frekansı kendimde yayınlayabilmem demekti.. Şaşırdım, onca yıl nasıl olur da böyle sohbet etmemiş olabilirdik.

    Tanıdığımı sanmam göz aşinalığından ziyade bazı benzerliklerden geliyormuş, oysa sohbet ederken gerçekten ne kadar da tanımıyormuşum ve yeni tanışıyormuşum gibiydi. Her şeyin zamanlaması ihtiyacımız olanın bizi nasıl bulması gerektiği üzerine planlanmış.

    Sohbetin içinde retro eşyalardan, kasetlerden, Walkman, Gameboy, tasolardan bahsederken haftasonu araştırmaya koyuldum; bende neler var, neler kalmış, neler bulabilirim diye. İşte yıllardır arayıp da bulamadığım anahtarlarım oradaydı.

    Uzun zaman önce, ki bunun en az on yılı var öyle düşünün. Evimin anahtarlarını kaybetmiştim. Tabi üniversitede olup bir de üzerine kampüste yaşayınca, pek de ihtiyaç olmuyordu…ta ki mezun olup eve dönene kadar. Bundan sonrası, eve giriş çıkışlarım kimin anahtarının olup olmamasına bağlı ve duruma göre erken gelmek, evde kalıp beklemek gibi durumları içeriyordu. Kısacası rahatça giriş çıkış yapabilmemin özgürlüğü anahtardaydı.

    Benim kaybettiğim anahtarım ve bulunuşunun ardında eş zamanlılıklarla birlikte benim için uzun süre kapalı kalmış ve açamadığım bir şeyin, artık benim için yeniden ulaşılabilirliğini hissettiğimi söyleyebilirim.

    Anahtar kelimesini bu kadar vurguluyorum ama var bir sebebi, şimdi oraya geliyorum.

    İşte tam da bu noktada sembollerin diline giriş yapmak istiyorum. Sözlü iletişimimizin dışında rüyalarımızın, bilinçaltımızın, kolektif bilincin sahip olduğu ortak bir dil olan sembollere. Belirli senkronlarla ve hayatımızdaki tekrarlarıyla sembollerin bize anlatmak istediği mesajlar olabilir. Bazen bir yazı, bir koku, bir ses, bir renk bazen de tek bir kelime tıpkı benim anahtar örneğim gibi bir şey sunar ve içsel olarak siz bilirsiniz ne olduğunu. En az bir kez olsun, herkes gördüğü bir rüyadan hatırladığı bir sembolün peşine düşüp neden gördüm bu rüyayı, ya da bana ne anlatmak istiyor deyip, rüya yorumunun peşine düşmüştür diye düşünüyorum.

    Şimdi anahtarlara geri dönelim. Anahtar ne işe yarar?

    Hepimizin bildiği gibi anahtarların görevi açmak ve kapamak üzerine kuruludur. Korumak istediğimiz, sakladığımız, değerli bulduğumuz, genelde bize ait şeylerin muhafazasında, bir kapı, sandık, kumbara, şimdi günümüzde telefonlarda ve dijital dünyada kullandığımız şifreler ama sonuçta amaç aynı; erişime sahip olmak istediğin şeyi kitlemek ya da açmak istiyorsan bir anahtarın olmalı. Anahtara sahip olanın saklı olana giriş hakkı var; ardındaki bilgiye, eşyaya, paraya, eve, hatta belki bir başkasının kalbine bile…

    Peki sembolleri nasıl okuyacağım, ya da nereden bileceğim diyenleriniz olabilir. Zamanla, etrafınızın ne kadar farkında olursanız, nerede ne var dikkatine, an içindeki oradalığınıza ne kadar sahip çıkarsanız zaten örüntüleri ve sembolleri fark etmeye başlayacaksınız. Örneğin bir şeyin kaybolması başka bir şey söylerken, bir şeyin bulunması bambaşka bir şey söyleyecektir.

    Belki hatırlarsınız, pek çoğumuz çocukken, size biri bir sır verip kimseye söyleme dediğinde, ağzımıza hayali bir fermuar çekip, kitleyip anahtarı da atardık. Sembollerin dilinin aslında her an hayatımızın bir parçası oluşuna bir örnektir bu. Sırrın güvende, kimselere söylemem, bak kitleyip anahtarı attım bile; sözsüz mesajınız karşı tarafa geçmiş siz de bu sözü mühürlemişsinizdir.

    Eminim sizlerin de gerek duygusal, gerek kendiyle ilgili, belki madde düzleminde açamadığı kilitler vardır. Anahtarlarını kaybedenler, kendinden saklayanlar, orada mısınız?

    Hayatınızda kutusunu açmadığınız ya da açamadığınız, sakladığınız, belki derinlere gömüp kendinize unutturduğunuz neler var? Artık kutuyu açmanın vakti geldi mi? Söylenmemiş sözlerin, susulan her hecenin, unuttuğunuz ya da kendinize unutturduğunuz kıymetinizin, değerlerinizin, potansiyellerinizin kapısını açma vakti geldi mi?

    İçten ve sıcak tavırlarınızı göstermeyi ve hissetmeyi, hiç tanımadığınız bir insana selam vermeyi, belki günaydın demeyi, markette çalışan yükleri taşıyan birine kolay gelsin deyip gülümsemeyi, elinizdeki telefona bakmak yerine göz teması kurarak sohbet etmeyi, trafikteyken sırf bir başkasına kolaylık olsun diye yol vermeyi? En son ne zaman yaptınız bunları? Önceden yapıp da artık yapmadığınız neler var üzerine kilit vurup kapattığınız? Hadi anahtarlarımızı kullanalım mı?

    Ben insanlık için samimiyetin, saygının, hoşgörünün, kalpten bir sıcaklığın, selamın, gülüşün, neşenin, dürüstlüğün, ahlakın, erdemin, güven ortamının kilidini açmak istiyorum. Bunlardan bahsedip bunları hatırlayıp öyle davranarak etrafımızda bunları birlikte çoğaltabilir miyiz?

    Hadi anahtarları birlikte bulalım ve kilitleri açalım.

    İhtiyacınız olan her şeyi açan bir anahtar var!

    Sevgiler,

    Özge M.

  • İlk satırlarımı yazarken, beni bu ortamda yazmaya iten ve ilk açılışımı yapmaya teşvik eden özel bir arkadaşıma teşekkürümle başlamak istiyorum. Dijital ortamda da düşüncelerimi ve yazılarımı paylaşmam adına toprağımın derinliklerinde saklı yazma tohumlarıma bu ortamda da yer vermem, yeşertmem adına can suyu oldun. Teşekkür ederim.

    Can suyum. Çünkü yıllar önce hayatımda her şey ters giderken, ve kayıplar yaşarken, tutunacak hiçbir dalınızın kalmadığını düşünün. İşte gecenin en karanlığında aydınlığın var olabileceği deneyimine henüz erişmemişken…hiç yardımını dahi beklemediğim hayatıma girip yanımda oluvermiş, bana can suyum olmuş ve solmama izin vermemişti.

    Yıllar geçen süreçte de yolumuz hem ayrı hem de aynı olan yol arkadaşlarımdan biri oldu.

    İhtiyacın olan seni bulur. Benim için hep öyle oldu ve olmaya da devam ediyor. Bu yüzden dilerim sizler de her yazımın içinde ihtiyacınız olanı bulur ve alırsınız. Buna niyetle yazmaya başlamıştım ve şimdi işte buradayım!

    Sevgiler, Özge