Keşke hep yaşasak, kimse ölmese deriz. Hani hep sorulur ya ölüm neden var? Çünkü yaşam ölümle anlam buluyor. Yaşamı anlamak için de önce ölüm hakkında bir fikrimiz olması gerekiyor. Ölümü anlamak da gidenin arkasından hala hayata devam etmesi gereken bizler olarak bir masaya yatırılmalı. Zannettiğimizin ötesinde, ölümün hakikatini idrak etmek, belli ki hiçbirimiz için kolay olmuyor. Oysa ölüme şahit olmak, yaşamayı yaşamanın elini güçlendiren bir kuvvet olmalı.
Zincirlikuyu Mezarlığının girişinde: “Her canlı ölümü tadacaktır,” diyor.
Tatmak. Ne kadar da dünyevi, ne kadar da buraya ait bir deneyimin anlam bulduğu bir kelime, öyle değil mi? Bizim için tatmakta hissetmek var, deneyimlemek var, keşfetmek var, hatta belki de yeni bir lezzet var. Tadılan bir şey nasıl son olabilir ki?
Termodinamiğin birinci yasası der ki; “enerji yoktan var, vardan yok edilemez.”
O halde artık bedenini bırakıp ondaki yaşam enerjisinden ayrılan saf enerji, ruh ya da bilinç; sırf beden elbisesinden ayrıldı diye neden yok olup gittiğimizi zannederiz? Madem fizikte bile enerjinin korunumu kanunu üzerinden, enerjinin yok oluşunun mümkün olmadığını söyleyebiliyoruz. O halde ölümünden bahsettiğimiz kişilerin -bizim algılayabileceğimiz düzeydeki bir formun ötesine geçişlerinin sayesinde- yeni bir deneyimi tattığını ve var oluşuna devam ettiğini söylemek öyleyse pek mümkün görünüyor. Sizce de öyle değil mi?
Ölüm, deneyimleyen için yeni bir tat aldığı oluşumken -hatta kuvvetle muhtemel bir hafiflik içeriyor olmalı bedenin ağırlığından kurtulmuşluğu düşününce- burada hayatına devam etmekte olup ölen kişinin yasını tutanlar için bir hüzün, acı ve ızdırap niteliğinde deneyimleyebiliyoruz. Sahi neden böyle hissediyoruz?
O kişiye karşı duygularımızın ve yüklediğimiz anlamın kaybını yaşamaya dair bir acı çekiş var. Anlam yüklemediklerimiz, temas etmediklerimiz içinse, yapabildiğimiz empati kadar anlamı var. (Ya da bazen…kabul edelim ki hiç tanımadığımız ya da hikayesini bilmediğimiz, bize teması olmamış ölen bir kişinin ardından hiçbir şey hissetmeyebiliyoruz da.)
Son üç günde iki vefat haberi: bir hanımefendi ve bir beyefendi. Açıkcası bir tane ölümün bende hüznü yok. Hanımefendi hakkında benim adıma anlamlı bir temasımız olmayışından belki de algılayamadım ölümünü. Bir diğeriyse, öğrendiğimden beri beyefendinin ölümünü, aklıma geldikçe gözlerim sulanıp duruyor son yirmi dört saattir. Beyefendiyi güzel hatırlıyorum çünkü, kahkahasını hala duyabiliyormuşum gibi zihnim onu o kadar kolaylıkla, capcanlı ve keyifle çağırıyor ki… Gülüşüyle, neşesiyle, enerjisiyle uğurlatabiliyor kendini. Hanımefendinin ise zihnimde bir gülmüşlüğüne dair resim bulamadım maalesef. Benim için yüzünde ekşi bir ifade varken, beyefendinin ise hala kulaklarımda kahkahası ve zihnimde neşeli ve zıpır görüntüsüyle kendini bende yaşatmaya devam ediyor. İşin komiği bence ağırlık yapan bedeninden kurtulduktan sonra bizi seyir halindeyse şayet, yine gülüp bizlerle dalgasını geçiyor olabilir. Deli misiniz, ne demeye ağlıyorsunuz? Gülüp eğlenin, yaşamaya devam edin, hayatı kaçırmayın, diye. Öyle bir enerji, öyle bir ruh işte: Yaşamı yaşamaya davet ediyor.
Ağlamak kısmına gelecek olursak eğer insan neden ağlar sorusunu biraz düşündüm. Siz de belki bu soruyu kendinize bir sormak istersiniz. Sonuçta sizdeki cevaplar bendeki cevaplardan farklı olabilir.
Ağlamak, duyguların bedende taşınamayacak kadar yoğunlaşması diyebiliriz, diye düşünüyorum. İnsan sadece üzüldüğünde değil, mutluluktan uçarken, içinden huzur taşarken de gözyaşı dökebilir. İyi-kötü diye adlandırdığımız duygularımız farketmeksizin, hangi kutbun duygusunda fazla yoğunlaşırsak yoğunlaşalım bedenin de bir taşıma kapasitesi var sonuçta. Ölen kişinin ardından dökülen gözyaşında da hem vedanın yarattığı artık göremeyecek, duyamayacak, dokunmayacak olmak var. Hem de kişiye duyulan ve hissedilen sevginin ve anlamın, hayatımızdaki dokunuşuna olan değerinin, hayatımızda hiç olmadığımız kadar farkına vardığımız bir bilinç düzeyi ve duygu seli var gibi geliyor. O ruhun varoluşunun kıymetinin o kadar farkındayız ki, duygu düzeyi bedenin taşımayacağı kadar yoğunlaşıyor ve ağır geldiği için bedenin sağaltıma duyduğu ihtiyaç, hislerimizin işlenip en saf haliyle maddeleşebilmesi adına suya dönüşüyor olamaz mı gözlerden akan yaşlarla.
Bazen de buna geç kalınmışlıkların yoğunluğu ve ağırlığının idrakı da ekleniyor olabilir. Buradan gelip geçenlere sevdiğimizi söylememiş olmak, daha fazla vakit ayıramamış olmak, yapmak isteyip de yapılamayan, söylemek isteyip de söylenemeyenler gibi. Zamanın kıymetini zamanında anlayamanın, zaman geçince geç kalınmışlıkların ağırlığı gibi.
İşte bunları yaşamamak için tam da bu yüzden ölümün varlığına şahit olup, onunla temas edip, onu idrak edebilmek bir anahtarsa, bize açtığı kapı da yaşamayı anlamak ve yaşamayı yaşamanın yolu.
Hepimiz için, elimizdeki zamana karşılık bizim için kıymetli ve anlamlı olan kişilerin ve şeylerin neler olduğuna, hala onlara sahipken farkına varabilmemizi ve hayatımızı gönlümüzce yaşayabilmemizi diliyorum.
Sevgiler,
Özge M.