Olayların akışının nasıl da domino taşlarının birbirini devirmesi gibi gerçekleştiğini anlatarak başlamak istiyorum, çünkü her şey bir başka şeyin sebebi ve sonucu oldu. Aslında her gün ve her an, her birimiz farkında olarak veya olmayarak bunlardan bir sürü yaşıyoruz. Yaşadığımız olayları geriye sarıp bakınca ne kadar da ilginç, ve bir o kadar da anlamlı oluyorlar değil mi?
Evde olmak zorunda kaldığım bir cumartesi gününe odama dolan güneşle uyandım. Yataktan kalkmak istemediğim için başucumdaki kitabı okumaya başladım. Güneşin konumu yer değiştirince, onu hissetmek için en aydınlık yere, salona geçtim. Şubat ayının başındaydık ve çok soğuk olması gerekirken sıcacıktı. Camı açtım ve kitabıma pencere kenarındaki koltukta devam ederken bir yandan havanın erken bahar kokusunu içime çekip, bir yandan da güneşle temas etmeye duyduğum özlemi giderdim.
Asfalttaki farklı bir yürüme sesine kulağım takılınca kitabı bıraktım ve merakım üzerine ayağa kalktım. Meğerse yaşlı ve büyük bir sokak köpeğinin patilerinin sesiymiş. Camdan başımı çıkartıp onu seyrederken, o da sokağın başından evime doğru ağır ağır yürüyüşünü sürdürüyordu. Yolunun karşısından bir adam ona doğru yaklaşmaya başlayınca bir anda yönünü değiştirip sokağın öteki paraleline geçiverdi. Adam yeterince uzaklaşınca tekrar karşı kaldırıma geri döndü.
Köpeği gözlemlerken farkettiğim bir konu var ki o da şu: kuyruğunu neredeyse bacak arasına sıkıştırmış haldeydi. Tahminim daha önce insanlardan zarar görmüş olabileceği yönündeydi. Sonra onun yürüyüş yönünden yine birisi ona doğru gelmeye başlayınca bu sefer yolunu o değiştirmedi ama gelen kadındı ve o değiştirdi. Anladım ki bir zarar görmüşse eğer bu bir erkek yüzündendi. Köpeği izlemeyi bir süre daha sürdürdüm, sonra yine yolunu aniden değiştirince ve karşısından gelen bir insan olmayınca nedenini anlamak için gözümü o noktaya diktim.
O sırada yerde uyur gibi yatan bir kedi gördüm. Sırtı dönük olduğu için önce anlayamadım uyuyor mu yoksa bir sorunu mu vardı. Normal şartlarda bir kedinin ona doğru gelen büyük bir köpek karşısında çekilmesini beklerdim ama tam tersi olmuştu. Bu sefer gözüm kediye takıldı ama uzaktan çok anlayamadım, kitabıma da geri dönemedim. Bir sıkıntı vardı, biraz daha gözlemleyince sanki zor nefes alıyormuş gibi geldi. Bunun üzerine aşağı inip bakmalıydım. Eğer bir sıkıntısı varsa da hemen hızlı bir aksiyon planım olmalı diye düşündüm. İşte bir yandan hazırlanırken bir yandan internetten en yakın veteriner nerede diye haritalardan bulup telefon numarasını hazır ettim. Kediyi koyabileceğim bir kutu ve durumuna bağlı doğrudan dokunmak yerine bir eldivenle almam gerekirse diye cebime de iki tane yerleştirip evden çıktım. Hakikaten de durumu hiç iyi gözükmüyor ve zor nefes alıp veriyordu. Nefes alamamanın ya da bunu çok zor performe etmenin ne demek olduğunu o kadar iyi biliyordum ki… hiçbir canlı böyle hissetmemeliydi. Hemen veterinerin numarasını çevirdim ve çok çalmadan açtılar.
“Merhaba, sokağımda bir kedi buldum sanırım araba çarpmış olabilir, nesi var bilmiyorum ama iyi gözükmüyor. Getirsem bakar mısınız?”
Bana cevap olarak “Tabi getirin”, dedi telefondaki kadın.
Veterinerle konuşurken cümlelerimin sonuna doğru sesim titremeye başlamıştı ve bu hissettiğim acıyla hayal kırıklığı arasında gelip giden duygularım gözlerimden su olup akmaya başlamıştı.
Nazikçe iki elimle pozisyonunu bozmamaya özen göstererek kediyi kaldırıp kutuya yerleştirdim. Ellerimle alttan destek verip yaklaşık 15-20 dakikalık bir sürede veterinere kadar taşıdım.
Yol boyunca karşılaştığım insanlarla ya da bana nasıl baktıkları ne olduğunun farkında olmadan sadece kediye bakarak, “nolur nefes almaya devam et, az kaldı bak,” derken ağlamamı durduramıyordum. Ayaklarım yolu ezbere biliyormuş gibi götürdü bizi. Normalde ağırlık kaldırmaktan – hele de sporda – hoşlanmayan ben, ellerimi hiç indirmeden bütün süre dengeyi bozmadan güzelce taşıyabilmiştim. Kapıyı bana telefonda konuştuğum kadın açtı. Hemen onu elimden aldı.
Bense ellerimi kollarımı tekrar indirdiğimde buz kesmiş, uyuşmuş gibiydim. Biraz silkeledim kollarımı, ellerime yeniden kan gitmeye başlayınca veterinerin onu ilk müdahale yapılan odaya aldığını gördüm. Nesi var diye soramadan hemen bana diyaframında yırtık var gibi durduğunu ama ağzından kan gelmediği için ya da herhangi bir kan bulamadığı için iç kanaması olmadığını söyledi. Röntgen filmi çekilmesi gerekiyordu ve sonra tam olarak nesi olduğuna kanaat getirilip yoğun bakıma alınacaktı. Yalnız tek sıkıntı yapılan iğnelere veremediği tepkisizlikti ve bu veterineri biraz endişelendirmişti. Hipotermiye girmiş ve keşke biraz daha erken farkedilseydi, demişti.
Ne yazık ki, ne çarpıp kaçan böyle bir sorumluluk almıştı, ne de sabahtan beri havanın güzelliğiyle sokaklara dökülen tek bir insan kediyi farkedip bir aksiyon almıştı. Benim onu farketmem bile bir sürü olay zincirinin beni ona getirmesiyle gerçekleşmişti. En erken farkeden bendim ki bu da yeterli olmadı. Durumunun kritik olduğunu söylerken veterinerin soğuk kanlılığını benim hiç tanımadığım bir kediye verdiğim tepkiden çok daha iyi koruduğunu söylemek yerinde olur.
Elimi yüzümü yıkayabilir miyim, diye sormuş ve lavabonun yolunu tutmuştum. Yüzüm kızarmış, göz kapaklarım şişmiş bir haldeydim. Yıkasam bile durmuyor, durduramıyordum gözyaşlarımı.
Orada yapacak başka bir işim kalmayınca bana gitme vakti düşmüştü. Geriye kedinin yaşamaya tutunup tutunmayacağını beklemek kalmıştı. Kapıdan dışarı attım kendimi ve bir an omuzlarım omurgam, sanki bütün vücudum beni taşımaz oldu. İçi boşalmış bir çuval gibi olmak doğru tarif olabilir belki.
Haksızlıklara, adaletsizliklere, insanlara o kadar öfkeliydim ki. Herkes duyarsız ve zombi gibi bana dokunmayan yılan bin yaşasın modunda yaşarken, kendinden başkasının düşünmeyen, sorumluluk almayan, hatalarını düzeltmeyi beceremeyen, zehirleyen, parazit gibi gezen, vicdan nedir bilmeyen insanlarla çevrelenmiştik. Biz bu noktaya nasıl gelmiştik? Bu tarz düşünceler zihnimde akıp duruyor ve ben bunları durduramıyordum.
Kedi maalesef onu getirdikten 3-3.5 saat sonra öldü haberi ulaştırıldı bana.
Sonucu değiştiremediğim için ilk birkaç gün kendimi çok yıprattım. Başaramadım, yetişemedim diye kendi kendime yüklendim. Derken öyle şeyler oldu ve farkındalığım öyle bir değişti ki bambaşka bir bilinçle bakar oldum.
O da şu: herkes bana elimden geleni yaptığımı söyledi ben ne kadar inanmasam da -insanlar bana bunu söylerken ne kadar inanarak söyledikleri benim için şüpheli. Fakat aldığım aksiyon karşısında sonuç değişseydi başarılı olacaktı benim için ama bu düşüncemin de ne kadar yanlış olduğunu anlamamla başladı değişim. Başarmak sonuçta saklı değildi. Niyeti gayrete dökebilmekti.
Bana deselerdi ki Özge, böyle böyle bir kedi var ve sen ne yaparsan yap bu kedi ölecek. Bu bilgiyi bilsen ne yaparsın? Sonucun bana değişmeyeceği söylense bile ben şahit olduğum olay karşısında hiçbir şey yapmadan sessiz kalıp susamazdım ki, çünkü onu bir kere gördüm, hissettim, empati kurdum, olayı algıladım ve buna karşılık bir eylem lazım. Can çekişirken seyredip gitseydim eğer hiçbir şey yapmadığımı kimse bilmese de…e ben bilicem ya, kimseden bana ne! Nasılsa ölecek deyip nasıl gidebilirim ki, şahit edilmek beni de sorumlu yaparken. Sonucun değişmeyeceği söylense de sınırları zorlar, ve yine de sonucu değiştirmek adına o kedi için bir şeyler yaparak efor sarfederdim.
“Kader gayrete aşıktır,” demiş ya Yunus işte tam da öyle.
Bugün yazımı revize ederken düşündüm de: Hiçbir şey yapamadığım bir senaryoda bile en azından sadece yanında var olurdum, yalnız hissettirmezdim…
Sevgiler,
Özge M.